Ensemde hissettiğim soluk ölümün sinsi sessizliğiydi. Ne kadar yabancı bir kelimeydi ölüm bana.
Şimdi her anımı kaplayan bir sis perdesine dönüştü bu aşina olmadığım kelime. Her nefesim sanki veremeyeceğim hissi uyandırdı göğüs kafesimde. Ölüm. Yaşarken hatırlanmak dahi istenmeyen son. Başlangıç belkide. Ebediyetin başlangıcı. Son. Hüznün ve diğer duyguların sonu. Dünyeviliğin sonu. Nisyanın sonu.
Zaman ölüyor. Şu an öldü, şuan da öyle. Uyusam uyanamamak korkusu duyuyorum işte.
Birden, hiç de uzak olmayan düşünceler birikti zihnime. Ölsem üzülür müydü? Niye üzülsündü ki? İnsan tanımadığı, tanımak dahi istemediği, yedi yabancı birinin ölümü üzerine yas tutar mı?
O zamana kadar binlerce kez tasavvur ettiğim kısacık anı düşledim yine. Birçok kusur tuttuğum bedenimden manevi eksikliklerle dolu ruhumun sıyrılış anı. Cansız, fersiz bakan bir çift göz. Atmayan ve bir sürü acıyı tatmış bir kalp, daha nice çalışmayan organ. Tümüm buydu işte. Çok canım yanar mıydı ruhum bedenimden ayrılırken? Aklımı kurcalayan mevzulardan biri buydu. Acı çekmemek isteği ve bu istek doğrultusunda yapılmamış binlerce şey. Arkamda bıraktıklarım geçti aklımdan, bir bir.
İki üç gün ağlar unutulurdum. İnsandık. Unuturduk biz.
Ölüm. Sen ve son.
Bir özür miktarı vaktim olur muydu acaba? Bir helallik miktarı.
Dudaklarımdan belkide son kez dökülecek olan bir Seni Sevdim miktarı. Seni çok sevdim.
Hiç duyamayacağım iki kelamdı işte. Duymak nasip olur muydu o mübarek ağzından?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder