8 Aralık 2012 Cumartesi

 Üşüyorum ama kıştan değil. İçimin ayazından üşüyorum. Kırık kalbimden giren soğuktan üşüyorum. 
Bugün farklı olacak dediğim günler birbirinin aynıydı hep. Bir yoksunluk hissi taşıyorum aylardır, bir hiçlik, bir tanımsızlık.
İçim ürperiyor, içim üşüyor, içim kan ağlıyor ama belli edemiyorum. "Niye?" deseler verecek cevabım yok çünkü. 
Unutulmuş, unutulduğu sanılmış bir çok şey var ağlamamı gerektiren.
Kemiklerim çatırdıyor ağırlığı olmayan yüklerin altında.
Ve omuzlarımdaki yükü taşıyamaz hale getiriyor yollar beni. 
Ve hiçliğimi unutturamıyor şiirler, sözler, şarkılar.
Ağırlığı olmayan yükümün altında ezilirken, bir hiç gibi oradan oraya savrulurken yüreğimin ayazında donuyorum. Varlığım belli belirsizken yokluğum bir hiçe dönüşüyor. 
Hala üşüyorum.
Bir düş kırıntısı salınıyor yadıma. Sıcacık bir gülümsemeyle içimi ısıtan, anlık bir hayal zerreciği.
Bedenim ağır, yüküm çok daha ağır. Yolum uzun, içim soğuk. Kapamalıydı kalbimin kapılarını, ah ah!
Pas tutmuş kilitler var şimdi orada. Kapanmayan kapılar ve bir ur gibi beni tüketen hisler.
Evet yabancı. Üşütüyor bu duygu beni, tüketiyor, bir hiçe çeviriyor.


"Kalbim hala sıcak fazla uzaklaşmış olamaz" diyebilmek isterdim.

21 Mart 2012 Çarşamba

Ölmeden Önce -3- SON

Vakit ayrılış vakti. Unutuş vakti belki. Sahi unutabilir miyim? Her gün ağlarken, her gün duama dua eklerken kolay mı unutmak?
Ayrılmak basittir. Gidilir ve bitirilir. Ya unutmak? Her gün bir önceki günden daha fazla özlerken hemde.
Her anı acı veren hayat gemisi ve her an acı çeken yolcular. Korkuyorum. Unutmaktan yana değil kaygım. Unutamam çünkü. Unutulurum, unutamam.
Hasret. Her an duyumsanan yoksunluk hissi. Her an akıtılan göz yaşı. Her an ölmek.. Her an.
Her solukta ayrı bir çıkmaza çıkmak. Ayrı bir düzlüğe. Ayrı bir labirente. Soluksuz kalmak sonra, aniden.
Ve boşluk.
Tanımsızlık, değersizlik. Tam bir boşluk. Korkunun, kaygının yittiği uzun bir hissizlik. Dinmek bilmeyen hasret ve boşluk. Unutuştan gelen unuturdu oysa. Basitti kural. Unutmak lazımdı. Sadece unutmak, hepi topu buydu işte.
Olmadı. Ne akıl kabul etti, ne yürek. Unutmak kolaydı belki, unutamamak zapt etti benliği.
Yağmur. Uzun yürüyüşler, damlalara karışan göz yaşları...

Ve ölüm. Ve son. Ve sensizlik. Ve sessizlik.
Azrail. Düşünceler, karışık bir zihin. Hep erkendi insan için. Ölüm için en iyi vakit öldüğün vakittir halbuki. 
Bir an. Sonrası bembeyaz. Çığlıklar, hıçkırıklar. Bir ana kilitlendi. Yaşam ile ölüm arasında bir an, araf.
Sen ile sensizlik arasında.
Asıl son buydu, anlıyor musun? Geri dönüşü olmayan çıkmaz buydu. Hasret buydu. Gözyaşı buydu.
Bitti. Bir soluk kadar vakti olmayacaktı insanın. Ve ben son kez Seni Seviyorum diyemeyecektim.
Bu,  yaktı içimi.  Haykıra haykıra Seni Seviyorum demek istedim. O an varoluşum içinde tezatlıklar yaşıyordum.
Hayalle gerçek arasında bir yer. Ölüm. Sonrası da dert öncesi de. Ne tuhaf kelimeydi ölüm. Ne uzaktı insana. Aldandı insan. ölümü hep uzak sandı. Gelmeyecek sandı, aldandı. Ölüm andaydı, geldi.
Ölüm hiçlikteydi. Ölüm sensizlikteydi.

Kulağıma yabancı olmadığım bir ses geliyor. Uzaklardan. Huşu içinde.  Siliniyor aklımdan her şey. Tüm gerçekler değerini yitiriyor. Ses öyle haz veriyor ki. Nefes, en derininden. Ve o harika ses. Bir sabah vakti.
"Es-salatu Hayrun Mine'n Nevm" 
Namaz uykudan hayırlıdır. 


7 Mart 2012 Çarşamba

Ölmeden Önce -2-

Ölüm, bir an kadar yakınımdaydı.  Bir soluk kadar. Geri veremeyeceğim bir nefes kadar.
Beni bir konuşmanın tam ortasında yakalayacaktı belki Azrail. Okuldan eve dönerken rastlayacaktım belki ona. Uykumun tam orta yerinde çekecekti ruhumu belkide.
Belki bir arabanın fren sesleri eşliğinde ayıracaktı ruhumu  bedenimden. Madde aleminden mana alemine geçişimi tasavvur ederken bir an diyorum, yalnızca bir anlık vaktim olacak mıydı?  Şehadet getirecek kadarlık. Kırgınlıklarımı, kaygılarımı söze dökecek kadarlık. Gülüyorum kendime. Ölürken bile dünyevi düşünceleri, yersiz endişeleri bırakamıyorum. İnsan tezatlıklar üzerine kurulmuş bir varlık. Aciz bir varlık. 
Dünyadan elimi eteğimi çekeceğim duygusu sonsuz bir boşluk, düşünme ve düşleme alanı oluşturuyordu zihnimde. Zihnimin en karışık olduğu dönemde ölümlülüğü keşfe çıkıyordum adeta.
Kusurlu olandan kusursuz olana geçiş. Son addettiğimiz sonsuzluk. Zihnin enginlikleri düşüncelerin karmaşıklığıyla yoğruluyor ve insandaki 'her şeyi bilme, her şeyi anlayabilme' arzusunu kamçılıyordu.
Sondan ötesini aklım almıyordu sanki. Bir pay biçmiştim kendime ötesini düşünmek için erkendi. Ölümü unutarak geçirilmiş onca yıldan sonra her anımı ölümle bağdaştırmak tuhaftı. İlk kez unutmak canımı yakmıyordu. Çünkü insan nisyandan gelir; unutuştan. 
Bir yanım öylesine korkuyordu ki.. Annemi görememekten, babamın sesini işitememekten, kardeşlerime sevgimi dile getirememekten, sevdiklerimi asla görememekten. . . Korkuyor, pişman oluyor ve derin bir üzüntü duyuyordum.
Öte yandan bunlar boştu. Sevgi, ilgi, beklenti, düşünce, hasret  Yaratıcı ile ilişkilendirilmedikten sonra tatmin edemeyecekti insanı.
Hepsi dünyalıktı. Diğer tarafa götürebileceğim türden erzağım yoktu. Eksikti olan da.
Yaşamak, sonsuzcasına harcanan anlardan ibaretti. Ölürken adı anılmaya değmez olacaklardı. Bitmiş, yitmiş bir ömür ; sonsuz bir varoluşla mukayese edilir miydi?
Acı çekmemek istiyordum. Dünyadayken Rabbı unutarak çektiklerimin yanında Azrail'in ruhumu alırken vereceği acı hiç kalacaktı, emindim. Acı çekmek istemezken de dünyevi düşünüyordum oysa. Acı dünyaya aitti. Ölümden sonra olacaklar yalnızca "acı" ile kalmayacaktı.
İnsan kalbini neyle doldururdu? Verdiğim tüm yanıtlar ölümsüzmüşüm gibi hissettirdi beni. Yine unutmuştum ölümün anda gizli olduğunu.
4 kişinin omzunda götürülecektim. Belki bir Cuma vakti, belki ikindi, belki akşam.. Ağlayan birkaç göz olacaktı ardımda. Ölümü ensesinde hissetmiş birçok insan. Unutacaklardı sonra. Nisyandan gelen unuturdu. İnsan unuturdu. Ve bir adım kalacaktı geriye, tüm susuşlar eşliğinde.

28 Şubat 2012 Salı

Ölmeden Önce -1-

Ensemde hissettiğim soluk ölümün sinsi sessizliğiydi. Ne kadar yabancı bir kelimeydi ölüm bana.
Şimdi her anımı kaplayan bir sis perdesine dönüştü bu aşina olmadığım kelime. Her nefesim sanki veremeyeceğim hissi uyandırdı göğüs kafesimde. Ölüm. Yaşarken hatırlanmak dahi istenmeyen son. Başlangıç belkide. Ebediyetin başlangıcı. Son. Hüznün ve diğer duyguların sonu. Dünyeviliğin sonu. Nisyanın sonu.
Zaman ölüyor. Şu an öldü, şuan da öyle. Uyusam uyanamamak korkusu duyuyorum işte.
Birden, hiç de uzak olmayan düşünceler birikti zihnime. Ölsem üzülür müydü? Niye üzülsündü ki? İnsan tanımadığı, tanımak dahi istemediği, yedi yabancı birinin ölümü üzerine yas tutar mı?
O zamana kadar binlerce kez tasavvur ettiğim kısacık anı düşledim yine. Birçok kusur tuttuğum bedenimden manevi eksikliklerle dolu ruhumun sıyrılış anı. Cansız, fersiz bakan bir çift göz. Atmayan ve bir sürü acıyı tatmış bir kalp, daha nice çalışmayan organ. Tümüm buydu işte. Çok canım yanar mıydı ruhum bedenimden ayrılırken? Aklımı kurcalayan mevzulardan biri buydu. Acı çekmemek isteği ve bu istek doğrultusunda yapılmamış binlerce şey. Arkamda bıraktıklarım geçti aklımdan, bir bir.
İki üç gün ağlar unutulurdum. İnsandık. Unuturduk biz.
Ölüm. Sen ve son.
Bir özür miktarı vaktim olur muydu acaba? Bir helallik miktarı.
Dudaklarımdan belkide son kez dökülecek olan bir Seni Sevdim miktarı. Seni çok sevdim.
Hiç duyamayacağım iki kelamdı işte. Duymak nasip olur muydu o mübarek ağzından?